ARC FİNANSAL DANIŞMANLIK LTD. ŞTİ.

Makale & Yazı

KITLIK PRENSİBİ -2-

KITLIK PRENSİBİ -2-

GELİR VE ÜRETİM

16 Ağustos 2012'de Güney Afrika polisi, Johannesburg yakınlarındaki Marikana platin madeni işçilerini, Londra merkezli Lonmin şirketinin hissedarları olan maden sahipleriyle karşı karşıya getiren çatışmaya müdahale etti. Güvenlik güçleri, grevdeki işçilere gerçek mermiyle ateş açtı. Otuz dört maden işçisi hayatını kaybetti. Bu tür durumlarda sıklıkla olduğu üzere, toplumsal çatışma ücret sorununa yoğunlaşmıştı. Maden işçileri, aylık ücretlerinin 500 avro artırılarak 1.000 avroya yükseltilmesini talep ediyorlardı. Yaşanan trajediden sonra şirket, nihayet zam teklifi yapmaya karar verdi. Ücretleri ayda 750 avroya çıkaracaktı.

Bu olay, üretimin ücret ve kâr arasında, emeğin geliri ile sermayenin geliri arasında nasıl bölüştürüleceği meselesinin, paylaşım sorununun daima en öncelikli boyutunu teşkil ettiğini hatırlatmaktadır. Geleneksel toplumlardaki sosyal adaletsizliğin ve tüm başkaldırıların temelinde de toprak sahibi ile köylü, yani toprağa sahip olan ile onu emeğiyle işleyen arasındaki zıtlık vardı. Sanayi Devrimi, sermaye-emek çatışmasını şiddetlendirmiş gibi görünmektedir. Bunun sebebi, belki de eskiye kıyasla çok daha sermaye yoğun üretim şekillerinin ortaya çıkması ya da belki çok daha adil bir gelir dağılımı ve çok daha demokratik bir toplumsal düzen umudunun suya düşürülmüş olmasıdır.

Uzun Vadede Sermaye-Emek Arasındaki Bölüşüm

19.yüzyıldan bu yana ekonomistler arasında en çok rağbet gören görüşlerden biri, emek ve sermaye arasındaki milli gelir paylaşımının uzun vadede oldukça istikrarlı seyrettiğidir. Bu paylaşım, kabaca üçte iki oranında emek, üçte bir oranında sermaye şeklinde ifade edilmiştir. 19.yüzyılın ilk yarısında, özellikle 1914-1945 döneminde yaşanan Birinci Dünya Savaşı, 1917 Bolşevik Devrimi, 1929 Krizi ve İkinci Dünya Savaşı ile bu sarsıntıların sonucunda gündeme gelen sermayeye yönelik yeni düzenlemeler, vergilendirme ve kamu denetimi politikaları, 1950-1960 yıllarında özel sermayenin tarihsel olarak düşük bir seviyeye gerilemesine neden olmuştur.

Çok geçmeden sermaye oluşum süreci yeniden ortaya çıktı. 1979-1980 yıllarındaki korumacı Anglo-Sakson Devrimi, 1989-1990 yıllarında Sovyet Bloku'nun dağılması ve 1999-2000 dönemindeki finansal küreselleşme ve serbestleşme ile bu süreç hız kazandı. Tüm bu olaylar, daha öncekinin tam tersi bir politik dönemeçten geçildiğine işaret ediyordu. Özel sermaye, 2010 yılına gelindiğinde, 2007-2008 yıllarında başlayan krize rağmen 1913 yılından beri en yüksek servet düzeyine ulaşmıştır.

Bu değişimin ve servetin yeniden yapılandırılma sürecinin sonuçları tümden olumsuz değildir. Bunlar, bir dereceye kadar doğal ve arzu edilir sonuçlardır. Ancak 21. yüzyılın başında bulunduğumuz noktada, sermaye-emek bölüşümüne ve gelecek yıllardaki olası değişimlere bakış açımızı değiştirmiştir.

MİLLİ GELİR

Milli gelir, belirli bir ülkede yaşayanlar tarafından bir yıl içinde üretilen gelirin toplamıdır. Bu gelirin hukuki açıdan nasıl sınıflandırıldığı dikkate alınmaz.

Milli gelir, GSYH ile yakından ilgilidir. GSYH, bir ülkenin sınırları içinde bir yılda üretilen mal ve hizmetlerin toplamını ölçer. Milli geliri hesaplamak için bu üretimleri mümkün kılan sermaye araçlarının, yani yıl boyunca kullanılan bina, teçhizat, makine, taşıt, bilgisayar ve benzeri araçların aşınma payının bu toplamdan düşülmesi gerekir.

İşçilerin ücretleri ve hissedarların kâr payları dağıtılmadan, ayrıca yeni yatırımlar gerçekleştirilmeden önce, kullanılmış sermayenin yenilenmesi veya onarılması gerekir. Bunun yapılmaması hâlinde servet kaybına uğranır.

ÜRETİMİN DÜNYA GENELİNDEKİ DAĞILIMI

Üretimin küresel dağılımındaki değişim incelendiğinde, 1900-1980 arasında dünyadaki mal ve hizmet üretiminin %70-80'inin Avrupa ve Amerika'da yoğunlaştığı görülmektedir. Bu durum, rakipsiz bir ekonomik hâkimiyet anlamına geliyordu.

1970-1980 yıllarından bu yana bu oran düzenli olarak azaldı. 2010 yılında tam olarak %50'ye indi. Avrupa'da %25, ABD'de %25 oranında gerçekleşen bu pay, yaklaşık olarak 1860 yılındaki seviyeye karşılık gelmektedir. 21. yüzyılın bir noktasında bu oranın %20-%30 seviyelerine kadar gerilemesi mümkündür. Bu, 19. yüzyıl başına kadar geçerli olan seviyedir ve Avrupa ile Amerika'nın dünya nüfusunda günümüze dek sahip olduğu ağırlıkla daha tutarlıdır.

Avrupa ve Amerika'nın Sanayi Devrimi sırasında açtıkları mesafe, bu ülkelerin uzun süre üretim terazisinde nüfus bakımından ağırlıklarının iki-üç katı fazla çekmeleri, yani kişi başına üretimlerinin dünya ortalamasından iki-üç kat daha fazla olması şeklinde ifade edilebilir. Dünya seviyesinde kişi başına üretim arasındaki farkın kapandığı görülmektedir.

Dünya nüfusu 2012 yılı itibarıyla 7 milyar civarındadır ve GSYH toplamda 70 trilyon avronun biraz üzerindedir. Buna göre kişi başına düşen GSYH 10.000 avro civarındadır.

Fakat dünya seviyesindeki eşitsizlik, kişi başına ortalama gelirin aylık 150-250 avro seviyesinde olduğu ülkeler ile bunun 10-20 katına çıktığı ülkeleri iki karşıt grup hâline getirmiştir. Birinci grupta Sahra Altı Afrika ülkeleri ve Hindistan, ikinci grupta ise Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya bulunmaktadır. İkinci grupta aylık kişi başına gelir 2.500-3.000 avro arasında değişmektedir. Çin'de ise aylık kişi başına gelir 600-800 avro civarındadır.

Zengin ve yoksul ülkeler arasındaki büyük eşitsizlikler aynı şiddette sürse de dünya genelinde bir yakınsama yaşandığı ve gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelerle arayı kapatma sürecinin günümüzde de devam ettiği görülmektedir. Zengin ülkelerin yoksul ülkelerde uyguladığı yaptırımların bu sürecin sonucu olduğunu gösteren bir kanıt yoktur. Hatta tüm kanıtlar bunun tam aksini göstermektedir.

BÜYÜME VE KİŞİ BAŞINA ÜRETİM

İstisnai dönemler ve arayı kapatma hâlleri dışında, büyümenin gerçekte her zaman nispeten düşük olduğunu göreceğiz. Her şey, gelecekte büyümenin, en azından demografik bileşeni bakımından, daha da düşeceğine işaret etmektedir.

Bu sorunu ve onun yakınsama süreci ve eşitsizlik dinamikleriyle ilişkisini daha iyi anlayabilmek için üretimdeki büyümeyi ikiye ayırmamız büyük önem taşıyor. Bir yandan nüfusun büyümesi, diğer yandan ise kişi başına üretimdeki büyüme söz konusudur. Büyüme her zaman, biri saf demografik, diğeri ise tamamen ekonomik olan iki bileşenden meydana gelir.

Ekonomik büyüme, yaşam koşullarının iyileştirilmesini sağlayabilir. Dünya nüfusu yılda yüzde 1 oranında büyümektedir. Bu nedenle kişi başına düşen dünya üretimindeki artış oranı gerçekte %2'nin üzerindedir. Ülkemize ekonomik büyümenin hane halkı gelirleri üzerine  yansımasındaki eşitsizlik kişilerin  milli gelirden aldığı pay oranını etkilemektedir.  Gelişmekte olan ekonomimizde( kırılgan ekonomi)  Dünya üzerinde meydana gelen savaş, ekonomik krizlerden yaşanılan ülke ile aynı şiddetli derecede etkilenmektedir. kaynak. kapital 

Sürecinizi birlikte değerlendirelim

Mali tablolarınızı ve mevcut borç yapınızı inceleyerek, şirketiniz için hangi yolun gerçekçi olduğunu açık biçimde ortaya koyalım.

Bize Ulaşın